25 Eylül 2012 Salı

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 16

MU UYGARLIĞI VE ATLANTİS 16 GÜNEŞİN OĞULLARI Mısırlı rahip-tarihçi Manetho’ya ait bir papirüs, Atlantis bilgeleri’nin idaresindeki 13.900 yıllık bir döneme göndermede bulunuyor. Bu papirüs, Mısır tarihinin başlangıcına denk gelen, yaklaşık 16.000 yıl önceki bir dönemi, Atlantis uygarlığının zirvesi olarak kaydediyor. Papirüste sözü edilen Bilgeler, Atlantis krallarıydı. 13.900 sene hüküm sürdüler. Atlantis 11.500 yıl önce yok oldu. O halde 25.400 yıl önce Atlantis bir krallıktı. Semboller, haritalar, fotoğraflar ve açıklamalarıyla ‘Batık Kıta Mu’nun Çocukları’adlı kitap kayıp bir uygarlığın izlerini günümüz dünyasında sürüyor. Bütün hayatını Mu Uygarlığını ortaya çıkarmaya adayan James Churchward, elli yılı aşkın bir zamanı içeren araştırmalarının sonuçlarını ve elde ettiği belgeleri ‘Batık Kıta Mu’ adlı eseriyle ortaya koymuş ve Atatürk bu eseri önemli bularak bizzat incelemiş, Mu Uygarlığının kökenlerinde Türklerin ilk ayak izlerini bulmaya çalışmıştır.. Yaklaşık 12.000 yıl önce battığı varsayılan Mu Uygarlığının izlerini süren ve bu uğurda hemen bütün dünyayı dolaşan James Churchward’ın ortaya koyduğu belgeler karanlık tarihe ışık tutmakla kalmıyor aynı zamanda başka coğrafyalarda yaşamış başka kültürlerin Hint, Peru, Maya, İnka, Mısır ve daha pek çok uygarlığın ortak motiflerinin kaynağını işaret ediyor. Mu uygarlığının ne zaman başladığı ve gerçek tarihi henüz yeterince kanıt toplanamadığı için bilinemiyor. Naacal Tabletleri ve Meksika'da bulunan diğer tabletler de bu konuda yeterince aydınlatıcı olamadı. Ancak tabletler, Mu'nun kolonileşme ve uygarlığının temelini oluşturan öğretiyi yayma aşamasına 70 bin yıl önce geçtiğini işaret ediyorlar. 15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamakta. Bu tabletlerin kozmogonisine göre, evrenin başlangıcında sadece ruh vardı. Daha sonra bu ruhtan, bir kaosun hakim olduğu uzay varoldu. Zamanla kaos yerini giderek düzene bırakmaya başladı ve uzaydaki şekilsiz ve dağınık gazlar bir araya geldi. Bu gazlar, güneş sistemlerini ve gezegenleri oluşturmak için katılaştı. Katılaşma sırasında önce hava, sonra su oluştu. Sular dünyayı kapladı. Güneş ışıkları havayı ve suyu ısıttı. Bu ışıklar ve toprak altındaki ateş, üzerinde su bulunan toprakları yükseltti ve bunlar açık toprak oldu. Güneş ışıkları suyun içinde ve balçıkta kozmik hayat yumurtalarını RNA-DNA’yı oluşturdu. İlk hayat sudan çıktı ve tüm yeryüzüne yayıldı. Mu kozmogonisi ilginç bir şekilde günümüzde geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine çok benziyor. Bu denli benzerlik tesadüf olabilir mi? sorularının yanıtlarını inanıyoruz ki günü gelince tarih ve arkeolojik bulgular bizlere yanıtlayacaklar. Mahabharata efsanesi ve Sodom ve Gomora'nın yok oluşu, Aztek-İnka-Maya efsaneleri gibi diğer dinsel motifli ya da ezoterik kökenli bilgiler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerini destekler niteliktedir. Günümüze gelinceye kadar gezegenimizde o kadar çok yok oluş ve yeniden yapılanış programı yaşanmıştır ki… Mu uygarlığı bir imparatorluktu ve imparatorların ünvanı, güneşin oğlu da denilen "Ra Mu" idi. Mu imparatorluğunun bir diğer adı da "Güneş İmparatorluğuydu". Mu dilinde"Ra"kelimesi, güneş anlamına geliyordu. Mu'nun kolonisi olan Mısır’ da da güneş tanrıya "Ra" adı verilmiştir. Ayrıca, kökleri Mu uygarlığına kadar uzandığı sanılan Japonya'da da imparatorun ünvanı "Güneşin Oğlu" dur. Bunun yansıra eski Maya ve İnka uygarlıklarında da krallar aynı ünvanı kullanmışlardır. İmparatorun altında, hem bilim adamı hem de rahip olan "Naacaller"bulunuyordu ve bunlar yönetici sınıfı teşkil ediyordu. "Kutsal Sırlar Kardeşliği"nin üyesi olan Naacaller 'in tüm dünyaya yaymış oldukları "Mu Dini", belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve koloniler halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlardı. Bu sembollerin ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi. Naacaller 'in sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Naacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tanrı’nın geometrik ve mimarlık vasıflarına uygun bir açılımla ortaya çıktığını öngörmekteydi. Mu dinine göre Tanrı kutsallığı nedeniyle, doğrudan ağza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. Sembol var ediciye duyulan saygı nedeniyle kullanılmalı, adı sık sık gerekli gereksiz anılmamalıydı. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani "Ra"idi. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırılmış iddiaların ve güneş kültü diye nitelendirilen inanışların kökeninde yatan olgu budur. Bu noktada çıkışı itibariyle saf ve doğru olan bilgi, dejenere olmaya ve sapkınlaşmaya başlar. Doğal olarak da daha iyi anlaşılması için konan sembollerin Yaratıcı Güçle karıştırıldığı noktada bilginin yozlaşmaması mümkün değildir. Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu. Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapınımı öğreten dinin büyük rahibi, dolayısıyla kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu'nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak "Güneşin Oğlu"ünvanını taşıyordu. Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara "şeffaf mabetler"deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü açıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir. Sembollerin kullanımı ve uygulaması konusunda da elbette ki her grup kendi sorumluluğunu taşır. Bilgi köken itibariyle tektir ama uygulama insan nedeniyle çok çeşitlidir. Bilgiyi olumlu ya da olumsuz.
TUFAN MU/ATLANTİS KOLONİLERİ VE HERMES Günümüz uygarlıklarının ve modern bilimin, ortaya çıkışını net olarak açıklayamadığı Mısır uygarlığı, Mu ve Atlantis, Kayıp Uygarlıkları araştırmak isteyen her araştırmacıyı ilgilendirir. Ezoterik tradisyonlara dayanan binlerce yılın kadim bilgilerine göre; Mısır Uygarlığı bir kayıp kıtalar için ipucu niteliği taşır. Hem Mu, hem de Atlantis imparatorluklarının Mısır toprakları üzerinde kurdukları iki ayrı koloninin tufandan sonra, zaman içerisinde birleşmeleri ile meydana geldi. Her iki kolonide de başlangıçta tek Tanrılı din ve Ezoterik öğreti geçerliyken, Mu kolonisi bir süre sonra yozlaştı ve çok tanrılı inanca geçti. Atlantis kolonisi ise, Hermes (Toth) tarafından kurulmuştu ve Osiris Dini'ni uyguluyordu. Osiris'in müritlerinden olan ve ondan 6 bin yıl sonra yaşayan Hermes, ya da diğer bir adıyla İdris, günümüzden 16 bin yıl önce, beraberindeki bir güç ile Atlantis'ten Nil deltasına çıktı. Burada bir Atlantis kolonisi kurdu ve Osiris dinini Mısır'da yaymaya başladı. Sais'de bir tapınak inşa eden Hermes için, Mısır'ın ünlü "Ölüler Kitabı"nda, "ilahi kelamın efendisi ve ilahi sırların sahibi"denilmektedir. Kuzey Mısır, Hermes döneminden, Firavun Menes dönemine kadar (MÖ.5.000) Hermetik rahipler tarafından yönetildi. Daha sonraları İdris Peygamber olarak tek tanrılı dinlerin efsanelerine giren Hermes'e Yunanlılar, aynı zamanda hem kral, hem büyük rahip, hem de din kurucu olması nedeniyle, üç defa büyük anlamına gelen "trismegistus" sıfatını layık gördüler.
TUFAN MU VE ATLANTİS'İN BATIŞI Binlerce yıldır efsanelere konu olan Mu ve Atlantis kıtalarının batışı ezoterik kaynaklarda tufanla açıklanır.Tufan, bazı bilim adamlarının iddia ettikleri gibi sadece Mezopotamya ve Ortadoğu ile sınırlı değildir. Aksine, tüm dünya insanlığının hafızasında silinemeyecek izler bırakmış olan bu felaketten en az etkilenmiş bölgelerin başında Ortadoğu gelmektedir. Diğer bölgeler tufandan çok daha fazla etkilenmişlerdir. Aynı anda iki dev kıtanın sulara gömülmesine neden olan felaketten söz etmeyen, dini efsanelerinde, mitoslarında kıyamet tasvirleri ile tufana yer vermeyen millet ya da kavim yok gibidir. İskandinavyalılar, Hintliler, Yunanlılar, Yahudiler, Türkler, Şamanlar Kızılderililer, Polinezyalılar, kısacası dünyanın dört bir köşesinden tüm kavimler tufan olayından oldukça ayrıntılı biçimde söz ederler. Bunun yanı sıra kutup buzullarının da en son 12 bin yıl önce çözüldükleri bilinmektedir. Tüm dünyanın değilse bile, okyanuslara uzak bölgeler ve yüksek yerler dışında her yerin dev dalgalar ve çözülen buzul sulan altında kalmasına yol açan bu felakete ne sebep olmuştur? Çeşitli ezoterik ve okült kaynaklarda, insanlığın neredeyse sonunu getirecek nitelikte olan bu felaketin nedeni hakkında üç ayrı teori öne sürülmektedir. İnceleyince göreceğiz ki, bu teoriler pek değişmeden günümüzde yine üretilmektedir. Ama bu tip teorilerin Jung’un da ifade ettiği gibi arşetipik kayıtlarımızda olup, her değişimde hafıza kayıtlarımızda yeniden kullanılmadığını nasıl ispat ederiz ki? Edemeyiz! Her karışık dönemde pek çok teori ürer ama sağduyuyu yitirmeyebiliriz. Hiçbir şey bildiğimizi sandığımız gibi de olmayabilir. Gereksiz yere tufan, çarpacak meteor teorileri de üretiliyor olabilir. En iyisi kadim uygarlıkları da güncel bilgilerle birlikte incelemek ve aklın, mantığın kılavuzluğundan da vazgeçmemek… Teoriler sırasıyla şöyle; 1-Bunlardan ilki, uzaydan gelen çok büyük bir meteorun, dünyanın güneş yörüngesindeki ekseninde dahi sapmaya yol açacak kadar büyük bir şiddetle Mu kıtasına çarptığını iddia etmekte. Bu teoriye göre Pasifik çukurunun oluşması ve Mu kıtasından bu denli az belirti kalmasının nedeni bu meteordur. Ancak bu teori, eksendeki sapma nedeniyle Atlantis'in de battığını öne sürerken, diğer kıtaların bu sapmadan niçin çok fazla etkilenmediklerine açıklık getiremiyor. 2-İkinci teori ise, James Churchward'ın öne sürdüğü, jeolojik nedenlerle kıtaların batması teorisi. Churchward, Atlantis ve Mu kıtalarının denizden yükselmelerine, bu kıtaların altındaki büyük gaz kütlelerinin sebep olduğunu ve zamanla bazı noktalardan yeryüzüne çıkan gazların, içinde bulundukları ceplerin boşalmasına neden olduklarının öne sürüyor. Churchward'a göre içleri boşalan bu ceplerin üzerindeki topraklar çökmüş ve kıtalar da bu nedenle batmıştır. Ancak İngiliz araştırmacı, bu olayın iki kıtada birden aynı anda ya da çok kısa aralıklarla nasıl meydana geldiğini izah edemiyor. 3-Üçüncü teori ise, uygarlık ve teknolojide çok büyük aşamalar kaydeden Mu ve Atlantis'in birbirleriyle savaşmaları ve kendi sonlarını kendileri hazırlamaları teorisi. Büyük tufandan sadece 12 bin sene, kendi uygarlığımızın başlangıcı olarak kabul ettiğimiz tarihten itibaren de sadece 6 bin sene sonra atomik güçleri kullanabilecek aşamaya geldiğimiz düşünülürse, en az 70 bin yıl yaşamış olan uygarlıkların bilim ve teknoloji alanlarında da hangi boyutlarda olabileceklerini tahmin etmek pek zor da değil. İnsanoğlunun hırsının geçmiş dönemlerde bugünkünden daha az olduğunu düşünmek için ise hiçbir neden bulunmamaktadır. Dünya egemenliğini sağlamak için, evren yasalarını kendi egoları doğrultusunda kullanmak isteyen aynı düzeydeki iki kuvvetin, iki süper gücün çekişmesine sadece günümüzde rastlanabileceğini iddia etmek ise komik olur. Bazı eski Tibet, Maya, Hindu belgeleri ile, Tevrat gibi Ortadoğu dini kitaplarında, bu iki uygarlık arasındaki savaşta kullanılan silahlar hakkında; efsane, din ve mitoslarla karışmış nitelikte çeşitli bilgiler günümüze kadar ulaşmıştır. İşte bu atomik ve bugünkü teknolojimizin henüz bulamadığı, bilinmeyen daha güçlü bazı silahların top yekun kullanımı, iki kıtanın karşılıklı olarak aynı anda batmasına ve kutup buzullarını dahi eritecek bir sıcaklık şoku ile dev dalgaların oluşmasına neden olmuş olabilir. Tabii şimdilik bu da bir teori çünkü dünyanın gerçek tarihinin kayıtlı olduğu iddia edilen, taş yazıtları ve saklı belgeleri henüz bulamadık. İddiaların hepsi bir teoriden öteye geçemiyor maalesef. Dev dalgalar tüm dünyayı kaplarken, sadece çok yüksek bölgeler ve her iki felaket noktasına da hemen hemen aynı uzaklıkta bulunan Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz gibi nispeten kapalı bir denizin iç kesimlerinde olan yerler sel sularından daha az etkilenmiş gibi gözüküyor. Nitekim, Nuh efsanesi ve benzeri efsanelerde görüldüğü gibi, kimi insanlar basit tahtadan teknelere binerek dahi, bu büyük felaketi atlatabilmişler dinler ve tüm ezoterik tradisyonlar binlerce yıldır bize bunları bu şekilde anlatmaya devam ediyor. Ancak, tufan sonrasında uygarlıkta gerileme kaçınılmaz olmuş. Tibet, Maya, Mısır ve Mezopotamya'da tufanın nispeten daha az etkili olması, buralardaki uygarlıkların belli bir düzeyde varlıklarını sürdürmelerini sağlarken, dünyanın büyük bir bölümünde de korkunç bir gerileme yaşanmıştır. Buralarda, boğulmaktan her nasılsa kurtulmuş olanlar taş devrine geri dönmüşlerdir. İşte günümüz biliminin 5-6 bin yıl önce yaşandığını iddia ettiği taş devrinin altında yatan gerçeğin bu gerileme olduğunu iddia eden bu teoride ilginçtir. Öte yandan, tradisyonlar güneşten uzaklaşan gezegenlerin soğuması gibi, ana ışık kaynağından yoksun kalan, ayakta kalabilen tüm kardeşlik örgütleri ve ruhsal öğreti okullarının da benzeri bir gerilemenin içine girmiş ve giderek yozlaşmış olduklarını söyler. Bu yozlaşmayı nispeten yavaşlatabilen Tibet, Maya,Mısır ve Babil gibi merkezler ise bugünkü uygarlığın beşiği olmuşlardır..
KAYIP KITA ATLANTİS NEREDE? Araştırmacılar, arkeologlar, jeologlar ve antropologlar ne derse desin, ‘Atlantis’ bir efsane olarak binlerce yıldır, hep gündemde!… Sanırız ki, yayınlarımızın sürdüğü zaman aralığı içinde, Kayıp Kıta Atlantis’in gerçek sırlarına ulaşılamadıkça bu tip haberlerle sık sık karşılaşacağız ve bir bilgi sitesi olan Astro set'te yayınlamaya devam edeceğiz… Daha önce de belirttiğimiz gibi, kayıp kıta yalnız Atlantis değil!. Mu ve Lemurya da gündemde… Gündemde her zaman Atlantis’le ilgili haberler vardır ve bu haberlere meta açıdan değişik bir gözle bakacak olursak şöyle görebilir miyiz ki; önemli olan sadece bu batık ve kayıp kıtaların yeryüzüne çıkışı değildir. Bu tip sansasyonel olayların gündeme gelişindeki asıl amaç, ‘Mu-Lemurya ve Atlantis Bilgeliğinin’ yeryüzüne tekrar çıkışının gizli müjdesini vermek neden olmasın? … Binlerce yıl önceki, saf, arınmış ve ilk aktığı günlerin tazeliğini taşıyan derin bir bilgelik yeryüzüne çıkmaya hazırlanıyor olabilir… Platon, Atlantis’le ilgili ilk yazdığı eseri ‘Timea’ ve M.Ö. 345 yılında yazdığı ‘Kritias’ adlı eserinde kaynak olarak M.Ö.7 yy’da yaşayan ünlü politikacı, filozof ve tarihçi Solon’u gösterdi. Solon kayıtlara göre M.Ö 590 yılında Mısır’a giderek Mısırlı rahiplerden tradisyonel (geleneklerin aktardığı) bilgiler edindi. Bu bilgiler, Atlantis’de yaşamı ve Mısır uygarlığının kökeninin Mu ve Atlantis’e uzandığını anlatıyordu. Solon’a göre onun doğumundan 9 bin yıl önce çok güçlü bir medeniyet vardı. Sırrı çözülemeyen Atlantis Efsanesi Tanınmış Yunan gezgin ve tarihçi Herodot, bu günkü Sahra’da yaşamış olan garip bir halktan söz eder ve onların Atlantisli olduğunu söyler. Bu efsanevi ülke zaman zaman yerküremizin, birbirleriyle hiç ilgisi olmayan noktalarına yerleştirilmeye çalışılmıştır. Yunanlı tarihçi gibi günümüz romancılarından Pierre Benoit gibi yazar araştırmacılar, bu ülkenin, Sahra’nın Fas Atlaslarına yakın bölümünde bulunduğunu iddia etmişlerdir. O zamanlardaki Sahra bu günkü gibi çöl değil, aksine yemyeşil ve bereketli bir yerdi. Bu ülke insanlarının torunları tuaregler olmalıdır, zira mavi derileriyle meşhur bu insanların kökenleri saptanamamıştır. Diğer bazılarına göre de Atlantis, Baltık Denizinde veya İzlanda ile Grönland arasında yer almaktadır. Bazen ise Kafkasya’da bulunduğu iddia edilmektedir.Bütün bu tezler içinde en çok rağbet göreni ise Atlantik Okyanusu’nun ortasında yer aldığıyla ilgili olanı. Bu tezden ilk söz eden Platon (Eflatun) olmuştur. Platon, Atlantis’le ilgili ‘Timea’ adlı eserinde bu konuyu çok detaylı ele almıştır. Ama bu tradisyona birbiri ile ilgisi olmayan pek çok uygarlıkta da rastlanmaktadır. Öne sürülen ifadelerin çoğunun birleştiği nokta, bu uygarlığın çok yüksek bir evrim seviyesine erişmiş olduğu. Tip olarak siyah saçlı ve çıkık elmacık kemikli olan Atlantisliler, maddeye hakim olacak güçte sihirli bilgiye sahiptiler. İnanılmaz derecede yüksek bir teknolojileri vardı, başkentleri olan Poseidon ’da altın tapınakları vardı. Tunçtan yapılmış geniş bir sur ile çevriliydi ve bolluk, bereket içindeydiler. Atlantis’in yok oluşuna, işte bu ileri teknoloji ve o doymak bilmez iktidar hırsı neden oldu. Atlantisliler, dikkatsiz davranarak, “negatif güçleri” uyandırdılar ve kim bilir, belki de atomik bir bir tufan sonucunda dalgalar arasında yok olup gittiler. Atlantis, üzerinde yaşayan halk ile birlikte bir gün ve bir gece içinde volkan ateşleri, yer sarsıntıları ve her şeyin yutan suların arasında kayboldular…Atlantik ’de yer alan bu günkü Azor ve Kanarya adaları, her halde Atlantis’in sular üzerinde kalmış olan izleridir ve Tenerif adasındaki Teide Tepesi de Atlantis ’lilerin büyük kutsal dağının en yüksek tepesi olmalıdır. Kayboluşundan 10000-12000 yıl sonra Atlantik Okyanusunda bu efsanevi ülkeye ait kalıntılar bulunmuştur: Aniden okyanusun içinden fışkırmış olan volkanik adalar, Bahama adalarındaki Bimini ’de görülenlere benzer taş döşeli devasa bloklar gibi. Bilmediğimiz efsanevi bilgilerin anahtarına sahip olan bu esrarengiz uygarlık konusunda, ezoterizm, gizemcilik ve okültizmle ilgilenenler, kulakları kirişte yeni haberleri beklemekteler… Meraklı araştırmacıların kulaklarına kar suyu kaçtı mı? Bilmiyoruz ama şimdi de Atlantis’in kalıntılarının İspanya’nın güneyinde olduğu iddia ediliyor. Belki de hepsinde doğruluk payı var. Bir kıta mı yoksa tüm gezegen mi değişime uğradı henüz tam olarak bilemiyoruz ki? Tek bir kıta değilse elbette pek çok yerde kalıntılara rastlamak mümkün. Bu kalıntıların birinden gerçek tarihi belgelere ve kanıtlara ulaşıncaya kadar beklemek zorundayız. Sorular yanıt arıyor… Atlantis efsanesi gerçek mi? Araştırmalar devam ediyor… Ünlü Kahin Edgar Cayce ise, ‘Tufan Öncesi Atlantis’ ve İnsanın Kaderi (RM-Yayınları) adlı eserlerinde, Batık Atlantis Kıtası’nın tekrar yeryüzüne çıkacağını, ‘Okumak’ adını verdiği kayıtlardan öğrendiğini belirtmişti. İkinci Dünya Savaşı, A.B.D.’deki ırk mücadelesi, Vietnam Savaşı, Kennedy’nin öldürülmesi ve binlerce kişiyle ilgili kehanetleri hep doğru çıkan Cayce, okumalarına göre; Los Angeles, San Fransisco ve New York’un tamamına yakının yerle bir olacağını, Japonya’nın büyük bir kısmının sulara gömüleceğini, jeolojik hareketlerin Kuzey Avrupa’nın şeklini değiştireceğini, Sovyetlerde komünizmin son bulacağını, Amerika ile yeni bir ittifaka gideceklerini ve Batık Atlantis Kıtası’nın tekrar su yüzüne çıkacağını gördüğünü söyledi. Gerçekleşir mi?Edgar Cayce’nin ikinci bir adı da ‘Uyuyan Kahindir’. Nostradamus’tan sonra dünyanın ikinci büyük kahini olduğu iddia ediliyor. Gerçekleşen olaylar var ama tedbir açısından şimdiden bir şey söylemek pek mümkün değil… En azından böyle bir yeteneğe duyulan saygı adına… Yaşayıp görmek gerek… Cayce’ye göre Atlantis Efsanesi şöyle: Atlantisliler İ.Ö. 10500 yılından da önce Mısır’a göçtüler ve Atlantis’in 40 bin yıllık kayıtlarını da aldılar. Platon’a göre ise, adlarına Naakaller denilen Mısırlı rahipler Solon’a Atlantis'in gerçek öyküsünü anlattılar. Cayce, bu kayıtların, Sfenks’in yakınlarında, henüz keşfedilmemiş ve tamamen toprağın içindeki bir piramidin Kayıtlar Salonunda bulunacağını söyledi. Cayce’nin okumalarını gerçekleştirdiği 1923-1944 yılları arasındaki 20 yıllık aktif dönem sürecinde, Atlantis ile ilgili geniş bir bilgi birikimi elde edilmiş ve bu bilgiler, Cayce’nin Virginia Beach’de kurmuş olduğu Araştırma ve Aydınlanma Cemiyeti (A.R.E) tarafından arşivlendi.
TÜRKLERİN ANAYURDU KAYIP MU KITASI MI? "Efendiler, Bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef'in oğlu olan kişidir." Yeni Aktüel/2-8 ağustos/2005 Atatürk 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 130. toplantısının birinci oturumunda yaptığı konuşmada Türklerin kökeni hakkında böyle diyordu. Tesadüfi bir konuşma değildi ve onun Türklerin kökenine ilgisinin devamı da gelecekti... Atatürk'ün cumhuriyetin ilk yıllarında bu alanda başlattığı araştırmalar, özellikle 1930'ların başında yoğunlaştı. 1930'da Tarih Heyeti'ni oluşturarak Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitabı hazırlattı. 1931'de ise Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti'nin kuruluşuna ön ayak oldu ve adı daha sonra Türk Tarih Kurumu olarak değiştirilen cemiyetin çalışma alanını Türk ve Türkiye tarihi olarak belirledi. Kurumun bir yıl sonra gerçekleştirilen ilk genel kurulunda Türk Tarih Tezi kabul edildi.Tez iki ana eksen üzerine oturuyordu; "Türk uygarlığı tarihin en eski uygarlıklarından biridir ve bu uygarlığın kökeni Orta Asya'dır. " Bu çalışmaların bir ayağının eksik olduğunu düşünen Atatürk, Türk Dil Kurumu'nu da kurdurarak, ulusçuluğun ana öğelerinden olan dil konusunda da derin bir çalışma başlattı. Onun Türk Tarih Kurumu'nun ikinci Dil Kurultayı'nda yaptığı konuşmada yer alan "Güneş" yaklaşımı, sonradan tanışacağı Mu Efsanesinin Güneş kültüve kendi tezi Güneş Dil Teorisi'yle doğrudan ilintiliydi. Tarih çalışmaları, Türk tarihinin ana kaynaklarını araştırmak, arkeoloji yoluyla yeni bilgiler sağlamak, tarihte ve bugün ırk karakterlerini antropolojik yöntemlerle saptamak gibi noktalar üzerinde şekilleniyordu. Tarih ve Dil kurumlarının varlık nedeni de bu temellere yaslanıyordu. Atatürk, uzmanların yabancı meslektaşlarına ihtiyaç duymadan arkeolojik kazılardan çıkacak yazıları inceleyebilmesi ve bu yoldan elde edilecek bilgilerle eski uygarlıkların gerçeğine ulaşmak amacıyla eski dillerin öğrenilmesi için de Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ni kurdurdu. Orta Asya Uygarlıklarının Kökeni Türk Tarih Tezi'nde Türklerin kökeninin Orta Asya olduğu resmen dile getiriliyordu. Ama Orta Asya uygarlıklarının kökü neredeydi? Mustafa Kemal bu sorunun yanıtı olabilecek anahtara 1932'de ulaştı. İlkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek'in sunduğu ön raporda Güney Amerika uygarlıklarından Maya uygarlığının dil ve kültürleriyle Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerliğe dikkat çekiliyordu. Mayatepek, bu süreci inceleyip Atatürk’e raporlar halinde iletmesi için 1935’de Meksika’ya maslahatgüzar atandı. Çok geçmeden de arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine ait tabletlerin deşifrelerinden ve ardından James Churcward’ın Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden Atatürk’ü haberdar etti. O da söz konusu yazarların kitaplarının çevrilmesini emretti. Sağlığı yerinde değildi ama, 1937 yılının önemli bir bölümünü geniş bir kurulca gerçekleştirilen bu çeviriler, üzerlerinde notlar alarak incelemekle geçirdi. (Bu resimler Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının Cumhuriyetin 60. yılına armağan için hazırladığı” ATATÜRK’ÜN OKUDUĞU KİTAPLAR/Özel işaretleri, uyarıları ve düştüğü notlar” adlı kitaptan alındı. Kaybolmuş Mu kıtası adlı bölümün 376-395 nolu sayfaları arasında Atatürk’ün okuduğu, altını çizdiği ve yanına notlar aldığı bölümleri incelemek mümkün. Kütüphane ya da İş Bankası Kültür Yayınlarına başvurulabilir) Atatürk’ün özellikle altını çizip notlar aldığı bölümler insanlığın yaratılışı, 64 milyon nüfuslu bir kıtanın batışı, kıtadan göçler ve özellikle de Orta Asya, Uygurlar ve Türklerle ilgiliydi. Mayatepek başlangıçta bu temelden yola çıkıp raporlarında Amerika ve Meksika yerlilerinin dillerindeki Türkçe sözcükleri incelemiş ve yerlilerin kültürel kaynakları ve güneş kültünün dinlerindeki etkilerine yoğunlaşmıştı. Aztek / Maya / İnka / Asur / Sümer / Akad / güneş kültü örnekleri Ancak 29 şubat 1936 tarihli 7. raporu çarpıcı bir biçimde başlıyor ve şaşırtıcı bilgilerle devam ediyordu. “Uygur, Akad, Sümer Türkleri’nin Pasifik Denizi’nde ilk insanların zuhur ettiği Mu’daki büyük medeniyet, dil ve dinlerini cihana yaydıklarına dair yepyeni ve mühim malumatı ihtiva eden rapor: Kuzey Amerika alimlerinden Cononel James Churcward 4 Kıta eserinde dünyada ilk insanların ilk zuhur ve saadet diyarı olarak Tevrat’ta ‘Gan Edn' ve Kuran’da “Cenneti Adn" namı altında zikri geçen ve Pasifik deniz’inde bulunan ‘Mu’ kıtasında ortaya çıktığı ve bu büyük kıtanın 11 bin 500 sene evvel müthiş depremler ve patlamalar neticesinde 24 saatte 64 milyon nüfusuyla denize battığı ve ilk yüksek medeniyetin, dilin ve vahdaniyete dayalı dinin ve fen ilimlerinin Mu kıtasından 70 bin sene önce Maya namıyla çıkarak Asya’da Uygur, Hindistan Naga-Maya, Fırat nehri deltasında Akad, Mezopotamya da Sümer, Kızıldeniz’in batısındaki arazisindeki Mayu ve Etiyopi kıtasında Tamil namlarını almış olan Mu çocukları tarafından bütün cihana yayılmış olduğu vesaire hakkında, şimdiye kadar Doğu’da ve Batı’da yayımlanan kitapların hiçbirinde görmediğim çok derin ve 50 sene süren incelemeler mahsulü malumata tesadüf ettim.” MayatepekChurcward’ın kitabından şunları naklediyordu: “Eski Türklerin ilk vatan ve kökenleri şimdiye kadar bildiğimiz üzere Orta Asya olmayıp, Pasifik Denizi’nde 200 bin sene mevcudiyetten sonra batmış olan Mu kıtası olduğu ve Orta Asya’ya, Mezopotamya’ya, Yukarı ve Aşağı Mısır kıtasına ve Etiyopi’ye Mu kıtasından binlerce sene evvel gelip Mu’daki yüksek kültür ve medeniyetlerini, dil ve dinlerini yaydıkları anlaşılıyor.” Raporda Mu’ya ait bazı sembolleri açıklayarak dünyanın dört bir yanına dağılan uygarlıkları da anlatıyordu: “1.Kol:Bu kolu Mu’dan ‘Maya’ namıyla çıkarak Asya’nın doğu kıyılarına ayak bastıktan sonra ‘Uygur’ namı alan Mu çocukları teşkil etmektedir. 2.Kol:Bu kolu teşkil eden Mu çocukları gemilerle ve ‘Maya’ namıyla çıkarak Hindi Çini kıyılarına çıkmışlar ve oradan ‘Burma’ kıtası istikametinden Hindistan’a girerek oralarda, ‘Naga Maya’ namını alıp, bu namda büyük bir imparatorluk vücuda getirmişlerdir ve bu devlet 200 bin sene devam ettikten sonra yok olmuştur. Bu insanların bir kısmı Hindistan'ın batısından gemilerle Basra Körfezi’nin kuzeyinde Fırat Nehri deltasına girerek, bu yerlere ‘Akad’ ve daha kuzeye ilerleyerek bu havaliye de ‘Sümer’ adını vermişler ve kendileri de bu namı almışlardır.” Churcward’ın yapıtı kaynak gösterilerek nakledilen bilgiler arasında şu satırlar da yer alıyordu: ”Uygur İmparatorluğu ortadan kalkmadan önce Türk İmparatorluğu’nun mevcut olmadığı ve bu imparatorluğun, Uygur İmparatorluğu’nun yukarıda izah olunan felaketler neticesinde son bulmasından sonra, 10-11 bin sene evvel ortaya çıktığı ve ırktaşlarımız olan Akadlar’la Sümerler’in Orta Asya’dan değil, doğrudan doğruya 70 bin sene evvel Mu kıtasından çıkıp Hindi Çini, Burma, Hindistan yolu ile evvela Fırat deltasına ve müteakiben Mezopotomya arazisine yerleştikleri anlaşılmaktadır.
TÜRKLERİN KÜLTÜREL VE KOZMİK KÖKENLERİ Burhan Yılmaz, bu kitabında Türk mitoloji ve kozmolojisinden yola çıkarak Türklerin anavatanlarını ve gerçek köklerini kültürel, arkeolojik ve linguistik bilgiler ışığında, evrensel bir çerçevede sorguluyor. Ayrıca kitabın son bölümünde, kaynak belirterek sitemizin değerli araştırmacısı ve bilim adamı Doç. Dr. Haluk Berkmen’in araştırmış olduğu Ön-Türkler ile ilgili makalelerine de yer veriyor. Haluk Berkmen’in kendi deyişiyle, “Bilimsel araştırmaların doğruluğuna veya yanlışlığına hislerle, duygularla yaklaşılamaz. Mantıkla ve bilimsel tarafsızlıkla yaklaşılır. Bu konuyu araştırmak ırkçılık değildir. Konuya ilgi duyanlara saygı göstermek ve bilimsel yorum getirmek herkes için çok yararlıdır.” Gerçekten de akıl, mantık ve sezgi silsilesi içinde düşünecek olursak her yeni araştırmanın bizlerin kültür dünyasını zenginleştirdiğini görebiliriz. Her fikir, her yeni çıkış noktası akıl ve sezgiyle birleştiğinde bizleri "Hakikatin Kapısına" götürebilir. Türklerin Kozmik Kökeni ile ilgili bilgilere de bu perspektiften yaklaşmak gerekir. Türkçe'yi ve Türklüğün kökenlerini araştırmak bizi diğer milletlerden ayırmaz sadece kökenini bilmek, kaybedilen öz değerleri ve güveni kazanmak, unuttuğumuz hasletleri ve millet özelliklerini hatırlamak anlamına gelir ki buna çok ihtiyacımız var. Gezegen olarak Birlik Şuuruna ulaşmak için birlikten ayıran sürecin nerede başladığını, nasıl yayıldığını bilmeliyiz ki, asli kökenimizi, genlerimizde kayıtlı bilgilerimizi, hatırlayalım ve günlük yaşamda uygulamaya başlayalım. Türkler’in Kökeni konusuna ilgi duyanlara farklı bir bakış açısı getirecek olan bu kitabın içinde anlatılanlar, değişik ve aşkın düşünmeyi sevenlere yeni bir perspektif sunuyor

24 Eylül 2012 Pazartesi

EN ÇOK SERGİ AÇAN RESSAMR

RESSAM ŞAİR YAZAR MÜZİSYEN Dünyaca ünlü Ressam Bilal Geniş 300.ncü kişisel resim sergisini açarak kırılması güç olan bir rekora doğru gidiyor..

17 Şubat 2011 Perşembe

ÜNLÜ TÜRK RESSAMLAR



Ünlü Türk Ressamlar

ÜNLÜ TÜRK RESSAMLAR

ŞEKER AHMET PAŞA

Şeker Ahmet Paşa, çağdaş Türk resim sanatının temel taşlarından biri olarak değerlendiriliyor. Batıdaki deneyimleri özümseyen bir istemle, peyzaj temasına yaptığı dünya çapındaki üslup katkısı, sanatçının mekan derinliği ve atmosfer ilişkilerini yorumlayan duyarlılığının ürünü olarak görünür.

HALİL PAŞA

İzlenimci ışık ve renk çözümlemelerine özgün bir ayrım kazandıran Halil Paşa, bu yönde uğraş veren resim sanatçılarına örnek oluşturmakla kalmıyor, klasik anlayışa uygun yapıtları ve derin anatomi bilgisini yansıtan çizim etütleriyle çok yönlü kişiliğini ortaya koymuş oluyor.

HOCA ALİ RIZA

Hoca Ali Rıza özellikle peyzaj alanında üstün şiirsel nitelikli bir üslup varlığı gösteriyor. Büyük bir eğitici etkinliği olan sanatçı çeşitli çizim etütlerini kapsayan taş baskısı albümlerle, Türk resminin yenilenme olgusunu geniş kesimlere yaymış, giderek Efsaneleşen bir isim olmuştur.

İBRAHİM ÇALLI

İbrahim Çallı, kendi kuşağı içindeki sanatçılar arasında uçarı denebilecek bir üslup dinamiziyle karşımıza çıkar. Resimlerine yerel bir atmosferin tadını kazandırmakta, izlenimci sınırları aşan bir duyarlılığa sahiptir.

SÜLEYMAN SEYYİD

Natürmort temasına karşı yoğun ilgisiyle bilinen Süleyman Seyyid, peyzaj ve figür alanında da üstün yeteneklerini kanıtlıyor. Süleyman Seyyid özellikle resim düzeninin içerdiği yön zıtlıklarında ifadesini bulan üslup dinamizmiyle özgün yerini kazanıyor.

HİKMET ONAT

Hikmet Onat 1914 kuşağının bazen hafif ışık titreşimlerine yönelen üslup anlayışına farklı boyutlar getirmiş geniş ve enli tuş bireşimlerinden oluşan bir tarz geliştirmiştir

RUHİ AREL

M.Ruhi , gerçekçi temaları yorumlamakta yaşıtı olan diğer ressamlardan daha büyük bir duyarlılık göstermiş ve resimlerine yoğun bir yerel atmosfer kazandırmakta en büyük başarılardan birini ortaya koymuştur.

AVNİ LİFİJ

20.yy ilk çeyreğinde etkin olan üslup çabaları arasında, en başta sözü edilmesi gereken sanatçının Avni Lifij olduğu söylenebilir.Avni Lifij, lirizmin doruğunda sayılabilecek üstün bir renk yeteneğiyle, sağlam bir desen uğraşını bir arada yürütebilen ender sanatçılardan biridir.

TURGUT ZAİM

Türk resim sanatının cumhuriyet dönemi ile birlikte açılan yeni ve özgün atılımları içinde, köy temalarına yönelik figür üslubuyla Turgut Zaim’in oluşturmayı başardığı ulusal-yerel atmosfer, hala aşılamamış bir değer sistemi gibidir.

ALİ AVNİ ÇELEBİ

Üslup yaklaşımını, düzenin konstrüktif bir ilke çevresinde oluşmasına bağlıyan Ali Çelebi’nin bunun yanı sıra ifadeci bir anlatıma yönelik değer ölçütlerinin araştırısı içinde olduğu da görülür.

EŞREF ÜREN

Kent oluşumlarından kesitleri işleyen peyzajlarında, Eşref Üren’in düzene açık ve sınırsız bir ifade boyutu getiren duyarlılığının canlı titreşimlerine tanık olunabilir.

MAHMUT CUDA

Mahmut Cuda, kendisi de belirttiği gibi, deformasyona hiç rağbet etmeyen bir biçimlendirme ilkesini sonuna kadar denemiş ve bundan yeniliklerle rekabet edebilen bir tazelik üretmesini de bilmiştir.

NURULLAH BERK

Nurullah Berk’in kübizmen A. Lhote’tan esinlenen ve oldukça dekoratif bir yön tutturan uygulamaları içinde görülür.

B.RAHMİ EYÜBOĞLU

Bedri Rahmi Eyüboğlu gelişmesi boyunca folklorik nakışlarla kurduğu resimsel ilişkileri popüler boyutlara eriştiren bir sanatçı olarak dikkatleri üzerine toplamıştır.

FİKRET MUALLA

Fikret Mualla hemen hemen tümü Fransa’da geçen sanat yaşamı boyunca, çalışmalarını, evrensel figüratif sanata yapılmış modern bir katkı olarak gerçekleştirmiştir.

NURİ İYEM

Nuri İyem figüratif ve soyut çalışmalarının tümünde özenli bir işçiliğin giderek ustalık katına ulaştığı bir gelişme içinde görülür.

ADNAN ÇOKER

Soyutlamayı yerel mimari unsurlardan esinlenen bir düzen anlayışı içinde sunan Adnan Çoker teknik açıdan da perfeksiyona yönelmiş biri olarak görünür.

ÖMER ULUÇ

Soyutlayıcı resim fantezisini, giderek figüratif yolda açılım kazanan yeni bir boyuta oturtmakta Ömer Uluç’un özel bir yer aldığını rahatça belirtmek mümkündür.

ORHAN PEKER

Orhan Peker özgün resim üslubuna, soyutlanmaya yönelik lekeci bir anlayış çerçevesini yoğun ifade içerikleriyle kaynaştırarak geliştirme yolunu açmıştır.

CEMAL TOLLU

Cemal Tollu kübist bir Resim üslubu anlayışına yöresel anlamalar kazandırma yolunda bir sanatçı olarak görülmektedir.

NAZMİ ZİYA GÜRAN

Nazmi Ziya’nın 1914 kuşağı sanatçıları arasında ışık titreşimlerine karşı en duyarlı kişiliği oluşturduğunu görüyoruz. Nazmi Ziya’nın resimlerinde doğa parçaları ışığı emmiş yoğun renk kümeleri halinde ve şiirsel ifade yükleriyle doludur.

OSMAN HAMDİ BEY


Osman Hamdi’nin, Fotoğraf büyültme yöntemini kullanarak Türk resminin figür çalışmasına açılmasında önemli bir katkısı olmuştur. Oryantal temaları işleyen resimleriyle Portre ve peyzaj alanına yöneldiği resimleri arasında kaynaşık bir üslup birliği yoktur.

BİLAL GENİŞ

1954 Gülnar doğumlu olup,Kendine has tarzı ile tabiatı bulmaca çözer gibi çözen,Bizlerin göremediğini gören ve tuvale betimleyen, kendini mutlaka tablonun içine gizleyen, kendi kendini yetiştiren alaylı bir ressamdır. Genel olarak Klasik, Oryantal,Sürrelist, Empresyonist, Apstrac,Peysaj, Naturmort,Portre V.S. her türlü resmi yapan,En çok sergi açan 10 türk ressamdan biridir, Ressamlığının yanı sıra Şiir, Hikaye ve roman yazan, Gitar çalıp beste yapan çok yönlü ender raslanan bir sanatçıdır.

FAHRİ KAPTAN

Fahri Kaptan adıyla bilinen sanatçı, Pirimitif adı verilen diğer foto yorumcu ressamlar gibi Saray bahçesi, Köşkler ve benzerleri kapsayan manzara resimleri oluşturmuş, teknik planda üstün başarısını kanıtlayan uğraşlar içine girmiştir

NEŞET GÜNAL

Neşet Günal’ın resmini değerlendirmenin tek yolu, geniş figür ilgileri ortamında gerçekleşen toplumsal bir tutkuyu dile getirmektir

SAFA BÜTE

24 Eylül 1958’de Niğde’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Niğde’de tamamladıktan sonra Adana’ya yerleşti.1989 Anadolu Üniversitesi İş-İdaresi Bölümü mezunu. Vatani görevini İzmir’in Çeşme ilçesinde tamamladıktan sonra Afsin Elbistan Termik Santralı’nda teknik tercümanlık, daha sonra da iki yıl kadar bankacılık yaptı.

ARİF TURAN

1963 yılında doğdu. 1982-86 yıllarında Hacettepe Üniversitesi, Sanat Tarihi Bölümü’nde okudu. 1986 yılında aynı Üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim bölümü’ne girdi. 1990 yılında mezun oldu. 7 kişisel sergi açtı. Yurtiçi ve yurtdışında özel koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır.Çalışmalarını İstanbul’da sürdürüyor.

HACER TEREKLİ

1948 – KARABÜK doğumlu 1990 yılında Marmara üniversitesi G.S.F Geleneksel Türk El Sanatları bölümünden (3. lükle) mezun oldu. Çorlu halk eğitim ve Safranbolu M.Y.O’da Güzel sanatlar dersinde ögretmenlik yaptı. Bir çok sergiler açtı. Suluboya, Guas, Pastel, Vitray, Kumaş, Seramik ve Yağlıboya üstünde çalışıyor.

AYDIN AYAN

1953 yılında Trabzon’da dogdu.1972-77 yillari arasinda ögrenim gördügü Istanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü’nde, 1979 yilinda asistan olarak göreve basladi. 1986-87′de British Council’in bursuyla gittigi Ingiltere’de sanatsal çalismalar yapti. 1988 yilinda ögretim görevlisi, 1990′da doçent ve 1998 yilinda da profesor oldu.

DEVRİM ERBİL

1937 Salihli’de dogdu. 1954 Istanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. 1959 Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nden mezun oldu.1962 Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde asistanlik görevine basladi. Bedri Rahmi Eyüboglu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli Atölyeleri’nde görev aldi.

EDA BAHADINLI

1964 Istanbul’da dogdu.

1981 – 86 Mimar Sinan Universitesi Guzel Sanatlar Fakultesi Resim Bolumu’nde Lisans Egitimi.

1989 – 91 Ayni bolumde Yuksek Lisans Egitimi.

1990 MSU Mezunlari Dernegi Karma Resim Sergisi

1993 Devlet Guzel Sanatlar Galerisi Kisisel Sergi

CANAN DAĞLIÖZ

1951 Makedonya’da (Istip) doğdu. 1971 Buca Eğitim Enstitüsü Fransızca bölümünü bitirdi. 1992 Balıkesir’de Özdemir Yemenicioğlu atölyesinde çalışmalarına başladı. Yine ayni atölyede çalışmalarını sürdürmektedir.

ABİDİN ELDEROĞLU

Abidin Elderoğlu 1901’de Denizlide doğdu, 1974’te Ankara’da öldü. Resim sanatına olan ilgisi, İdadi’de okuduğu yıllarda gelişti. 1919′da bu okulu bitirince, resim öğretmenliği vekilliğine atandı. İstanbul Öğretmen Okulu’nda okudu.

FERİDE BİNİCİOĞLU

1963’te Adana’da doğdu. 1986 Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünden mezun oldu.

Çalışmalarını Yalova’daki atölyesinde sürdüren sanatçı birçok karma sergiye katılmıştır.

Sanatçının eserleri yurtiçi ve yurtdışında çeşitli koleksiyonlarda yer almaktadır.

Kişisel Sergileri:

1988 Akbank Sanat Galerisi-İstanbul

1989 Pamukbank Sanat Galerisi- İstanbul

1996 Simurg Sanat Galerisi-İstanbul

FERRUH BAŞAĞA

1914 yılında İstanbul’da doğdu.

1936 – 40 tarihleri arasında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde eğitimini tamamladı.

1940’da Müstakil Ressamlar Derneği Üyeliği yaptı.

1947’de İGSA Yüksek Resim Bölümü’nden mezun oldu.

Aynı üniversitede öğretim üyeliği de yapan Ferruh Başağa yurtiçi ve yurtdışında bir çok kişisel sergi açtı ve karma sergiye katıldı.

Halen İstanbul’daki atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir.

S. SAİM TEKCAN

1940 Trabzon’da doğdu. Gazi Eğitim Enstitüsü Lisans Diploması. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Lisans Diploması, Mimar Sinan Üniversitesi Sanatta Yeterlilik Diploması. 1968-1975 Atatürk Eğitim Fakültesinde öğretim üyeliği. 1975 Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyeliği.

MEHMET ALİ LAGA

Mehmet Ali LAGA (1885-1948), Osmanlı Ressamlar Cemiyeti üyesidir. Cemiyet 1921 yılından adının değiştirilerek Türk Ressamlar Cemiyeti’ne dönüştürülüşüne kadar, bu isimle yoğun bir sanat faaliyeti içinde olmuştur. Türk Resmi’nde 1914 Kuşağı olarak adlandırılan sanatçılar grubu cemiyetin etkinliklerinin ağırlık noktasını oluşturmuşlardır.

NECMİ TORAMAN

1969 Erzurum Hasankale doğumlu. ilk ,orta ve lise eğtimini istanbul’da aldı ve halen yaşamımı istanbul’daa sürdürmektir. Çizimle ilk uğraşları lise yılarında yaptığı karakalem çalışmalarla oldu. 98 yazında ilk karakalem desen denemeleri yaptı, yaptığı desenleri daha sonra yağlı boya çalışmalara uyarladı , bu süreçte arayış, araştırma ve denemelere ağırlık verdi. Hiç bir eğitim ve ders almayan tamamen kendi araştırma ve denemeleriyle çalışmalarını sürdürmektedir.

CAN GÖKNİL


Can Göknil, 1945 yılında Ankara’da doğdu. 1966 yılında İstanbul, Arnavutköy Kız Koleji’den mezun oldu. Resim çalışmalarını, bir rastlantı sonucu tanıştığı ressam-seramik sanatçısı Seniye Fenmen’in atelyesinde, lise yılları boyunca sürdürdü. Bu konuda bilgisini geliştirmek üzere Amerika’ya gitti.

A

* Abdullah Meriçadalı
* Abidin Dino
* Acar Başkut
* Adnan Turani
* Adnan Yalım
* Ahmet Atan
* Ahmet Güneştekin
* Ahmet Saral
* Ahmet Ziya Akbulut
* Ahmet Özol
* Cemal Akyıldız
* Ali Avni Çelebi
* Aliye Berger
* Arif Dino
* Asaf Zeki Yüksel
* Aslı Özer
* Avni Arbaş
* Ayhan Türker
* Ayten Timuroğlu
* Ayşegül Yeşilnil

B

* Balkan Naci İslimyeli
* Bedri Baykam
* Bedri Rahmi Eyüboğlu
* Bilal Geniş
* Birsen Özbilge
* Burhan Uygur

C

* Canan Güldal
* Cansen Ercan
* Celal Esad Arseven
* Cem Yalın
* Cemal Güvenç
* Cemal Varol
* Cevat Dereli
* Cihat Burak
* Cuma Ocaklı

D

* Devrim Erbil

E

* Rahşan Ecevit
* Elif Naci
* Embiya Çavuş
* Emel Korutürk
* Engin Varol
* Ercan Kazmaz
* Erdoğan Zümrütoğlu
* Eren Eyüboğlu
* Ergin İnan
* Erol Akyavaş
* Ali Arif Ersen
* Ertuğrul Oğuz Fırat
* Esti Saul
* Eşref Armağan
* Eşref Üren

F

* Fahir Aksoy
* Fahrelnisa Zeid
* Ferik İbrahim Paşa
* Ferruh Başağa
* Fethi Karakaş
* Fevzi Karakoç
* Feyhaman Duran
* Fikret Muallâ
* Fikret Otyam
* Fikret Öztürk

G

* Gökhan Anlağan
* Gülsün Karamustafa
* Gülten İmamoğlu
* Günay Sağun
* Gürhan Yücel
* Gürkan Coşkun

H

* Habip Aydoğdu
* Hakkı Torunoğlu
* Hale Asaf
* Halil Dikmen
* Hamit Görele
* Harun Antakyalı
* Hasan Hulusi Mercan
* Hasan Kavruk
* Hasan Nazım Balaban
* Hasip Pektaş
* Hatice Ayseli Göksoy
* Haydar Hatemi
* Haşmet Akal
* Hikmet Karagöz
* Hikmet Onat
* Hoca Ali Rıza
* Hüseyin Avni Lifij
* Hüseyin Kılıçkan
* Hüseyin Zekai Paşa

İ

* İbrahim Balaban
* İbrahim Çallı
* İhsan Şurdum
* İsmail Acar
* İsmail Altınok
* İsmail Avcı
* İsmet Üstekin

J

* Jak İhmalyan
* Jale Yasan
* Jale Yılmabaşar

K

* Kasım Koçak
* Kayıhan Keskinok

M

* Mahmut Cûda
* Malik Aksel
* Matrakçı Nasuh
* Mehmed Baha
* Mehmet Ali Laga
* Mehmet Güler
* Mehmet Güleryüz
* Mehmet Güreli
* Mehmet Kapçak
* Mehmet Muazzez Özduygu
* Mehmet Pesen
* Mehmet Ruhi Arel
* Melda Kamhi
* Memet Güreli
* Metin Eloğlu
* Mihri Müşfik Hanım
* Muhittin Sebati
* Muhteber Demirtaş
* Mustafa Ayaz
* Mustafa Horasan
* Mümtaz Sağlam
* Mümtaz Yener
* Mürşide İçmeli

N

* Namık İsmail
* Nazan Azeri
* Nazan Sönmez
* Nazlı Ecevit
* Nazmi Ziya Güran
* Necmettin Özlü
* Nedim Günsür
* Nermin Pura
* Nevin Çokay
* Nevzat Akoral
* Nevzat Kasman
* Neş’e Erdok
* Neşet Günal
* Nilgün İleri Köseoğlu
* Nilgün İrmikçi
* Numan Pura
* Nuri Abaç
* Nuri İyem
* Nurullah Berk
* Nusret Çolpan

O

* Onay Akbaş
* Orhan Peker
* Orhan Taylan
* Orhan Umut
* Osman Asaf
* Osman Hamdi Bey
* Osman Nuri Paşa

Ö

* Ömer Adil
* Ömer Lütfü Çetin
* Ömer Uluç
* Özdemir Altan

P

* Peyami Gürel

R

* Rahmi Pehlivanlı
* Ramiz Aydın
* Refik Epikman
* Ressam Halil Paşa

S

* Sabahattin Tuncer
* Sabri Berkel
* Sami Baydar
* Sami Yetik
* Selim Turan
* Serdar Gökhan
* Süleyman Saim Tekcan
* Süleyman Seyyid
* Sırrı Özbay

Ş

* Şefik Bursalı
* Şenol Yorozlu
* Şeref Akdik
* Şevket Dağ
* Şükriye Dikmen
* Şerafettin Bulca

T

* Tevfik Dilişen
* Tiraje Dikmen
* Turan Erol
* Turgut Atalay
* Turgut Zaim

V

* Vala Somalı

Y

* Yalçın Gökçebağ
* Yusuf Demirtaş

Z

* Zekai Ormancı
* Zeki Faik İzer
* Zeki Kocamemi
* Zerrin Tekindor
* Zuhar Adaçoğlu
Kaynak : Alıntı

28 Eylül 2010 Salı

BÜYÜK RESSAM BİLAL GENİŞ



B
Ü
Y
Ü
K

R
E
S
S
A
M



BILAL GENİS
http://www.bilalgenis.com
http://www.bilalart.com


BİYOĞRAFİ ŞİİRSEL

Yıl 1954...
Mevsim sonbahar...
Aylardan eylül...
Günlerden...
10 Eylül Cuma...
Mübarek bir günde....
Gelmişim dünyaya...
Adımı koymuşlar Bilal...
Gece doğmuşum...
Gökyüzünde varmış hilal...
Galiba geceleri...
Bu yüzden sevmişim...
Bazen gülmüşüm...
Bazen ağlamışım...
Sevgiyi saygıyı .....
Doğruluğu dürüstlüğü....
Yalan söylememeyi öğretmişler....
Gün gelmiş sevmişim...
Sonra terkedilmişim...
Duygularımı...
Resim çizerek ressamlığa...
Acılarımı şiire dökerek
Şairliğe başlamışım...
Her türlü acıyı tatmışım...
Her türlü mutluluğu yaşamışım..
Her mevsimi çok sevmişim...
Kışın Perilerle kar topu oynamış..
Dağ yamaçlarından kaymışım..
Baharda kırlara çıkmış....
Çimenler üzerinde yuvarlanmışım....
Yaz gelince denize gitmiş...
Perilerle su altında yüzmüşüm...
Sobahar gelince periler terkedince...
Perilerimin arkasından ağlamışım......
Her zaman dolu dolu yaşamışım..
İlham Perilerimi...
Çok sevmişim....
İlham Perilerimden aldığım ilhamla...
Binlerce resim çizmiş...
Binlerce Şiir yazmışım..
Bu güne kadar..
45.000 den fazla resim çizmiş..
175 tane kişisel sergi açmış..
15.000 den fazla şiir yazmış...
İlham Perisi -1- ve -2- Cilt Şiir kitab çıkmış..
30 ya yakın hikayesi olan...
2 tanede İlham Perilerim adında roman yazmış..
Bazen flüt ve gitar çalan...
Yüreği sanat ve sevgiyle dolmuş...
İlham Perisini bulmuş...
Bir oğlu ve bir kızı olmuş..
Allahın bir kuluyum...
İşte ben buyum...
Selamlar...
Sevgiler...
Saygılar...

Mersin-14.02.2009-Bilal Geniş


BILAL GENIS

BIYOGRAPHI POEM

Year 1954 ...
Season autumn ...
Month of September ...
Days of the ...
Friday September 10 ...
A blessed day ....
I was coming into the world ...
Bilal had put my name ...
I was born night ...
Crescent in the sky there was ...
I guess at night ...
So I was like ...
Sometimes my smile...
Sometimes I was crying ...
Love respect .....
Accuracy of integrity ....
Were taught not to lie ....
I was like the day has come ...
I was to leave later.....
Feelings ...
Draw pictures on the painting ...
The pain in my poetize
Poet was started ...
Her taste was kind of pain ...
I was having all kinds of happiness ..
I was very fond of each season ...
Fairy played ball with the winter snow ..
Slopes of the mountains was the scroll ..
Spring has come to break ....
Grass on the rounded ....
As for me went to sea ...
I was swimming in water with fairy gold ...
As Autumn Fairies to leave...
I was crying from the back of my Fairy ......
Every time I was in full ..
My muse ...
I was very fond of ....
I'm getting inspiration from the muse ...
Has drawn thousands of pictures ...
Poetry was written thousands ..
Up to this day ..
Draw pictures of the more than 45,000 ..
There were 175 art picture exhibitions ..
Of more than 15.000 poems were written ...
The muse name 2 piece Love poem books...
30 or as close to the story ...
The muse name 2 piece Love novel write. ...
Sometimes the flute and guitar playing ...
Art and his heart filled with love ...
Fairy has found inspiration in the ...
Had a son and a daughter ..
I am a slave of God ...
Here I am this ...
Greets ...
Cheers ...
Sincerely ...

Mersin-10.09.2010-Bilal Genis

30 Nisan 2010 Cuma

DÜNYACA EN ÜNLÜ RESSAMLAR




Ç

O

K


Ü

N

L

Ü



R E S S A M L A R

A Becket Maria
Aachen Hans von
Abbate Niccolò dell
Abbema Louise
Abbey Edwin Austin
Achenbach Andreas
Achenbach Oswald
Adams John Ottis
Adams Norman
Adler Jankel
Aelst Willem van
Aertsen Pieter
Agrasot Juan Joaquin
Aitchison Craige
Ajvazovskij Ivan Konstantinovic
Albani Francesco
Albers Josef
Albertinelli Mariotto
Albright Ivan
Alechinsky Pierre
Alekseev Fedor
Alexander John White
Alken Henry Thomas
Allori Christofano
Allston Washington
Alma - Tadema Sir Lawrence
Alsloot Denis van
Alt Rudolf Ritter von
Altdorfer Albrecht
Altman Nathan
Alvarez Mabel
Aman - Jean Edmond - François
Amaury - Duval Eugéne - Emmanuel
Amberger Christoph
Amerling Friedrich von
Amigoni Jacopo
Anderson - Lundby Anders
Anderson Sophie
Angelico Fra
Angrand Charles
Anguissola Sofonisba
Anker Albert
Ansdell Richard
Antes Horst
Antolínez José Claudio
Antopov Aleksei
Appel Karel
Appiani Andrea
Arcimboldo Guiseppe
Ardon Mordecai
Armfield Maxwell
Armstrong David Maitland
Artz David Adolf Constant
Asam Cosmas Damian
Askevold Anders Monsen
Asselbergs Alphonse
Asselijn Jan
Ast Balthasar van der
Audubon John James
Avercamp Hendrik
Ayrton Michael
Baca Judith
Bacchiacca Francesco
Bacciarelli Marcello
Bache Otto
Baciccio Giovanni
Backer Harriet
Backer Jacob Adriaensz
Backhuyzen Ludolf
Bacon Francis
Bacon Henry
Bacon John Henry
Bacon Peggy
Baglione Giovanni
Bail Claude Joseph
Bailey William
Bailly David
Bakst Leon
Baldovinetti Alesso
Baldung Hans
Balla Giacomo
Barber Charles Burton
Barocci Federico
Barry James
Bartolomeo Fra
Bassano Jacopo da Ponte
Bastien – Lepage Jules
Batoni Pompeo
Baumeister Willi
Bazille Frederic
Beard William Holbrook
Becker Modershon Paula
Beckman Max
Beckwith James Carroll
Beer Jan de
Bega Cornelis
Beijeren Abraham Hendrick van
Belin de Fontenay Jean Baptiste
Bellini Gentile
Bellini Giovanni
Bellini Jacopo
Bellows George Wesley
Belly Léon
Bilal Genis
Bridgman Frederick Arthur
Buonarroti Michelangelo
Caillebotte Gustave
Caravaggio Michelangelo Merisi da
Cézanne Paul
Chirico Giorgio de
Da Vinci Leonardo
Degas Hilaire Germain Edgar
Delacroix Ferdinand Victor Eugène
Dirck van Baburen
Dubuffet Jean Philippe Arthur
Ivan Shishkin
Julien Onderdonk
Kategorilenmemiş
Nicolai Abildgaard
Pablo Picasso
Rembrandt
Salvador Dali
Vincent Willem van Gogh